ERMENİ SOKIRIMI İLE İLGİLİ KONFERANS

                                    Ermeni Soykırımı ile ilgili Okulumuz Tarih Öğretmeni Erol POLAT Rehberliğinde öğrencilerirmize konferas verildi.


Ermeni Sorununu Hazırlayan Faktörler

Osmanlı Devletinin bünyesinde uzun süredir kendi hallerinde yaşayan Ermenilerin durumlarının bir sorun olarak ortaya çıkmasının birçok değişik nedeni olsa da bunları ana başlıklar halinde sınıflandırabiliriz.

Çok uluslu imparatorluklarda buna benzer sorunların ortaya çıkmasının temel nedenlerinden en önemlisi Fransız İhtilalinin sonucunda Avrupa'da yayılmaya başlayan milliyetçilik akımdır. Özellikle varlıklı Ermenilerin çocukları tahsillerini Avrupa'da yapıyorlardı. Bu gençler, öğrenimleri sırasında Fransız İhtilalinin Avrupa'daki etkilerine ve milliyetçilik hareketinin yayılmasına yakından şahit olmuşlardır. Bu durumdan kendileri de etkilenen bu gençler Ermeni milli bilincini oluşturmak ve bağımsız bir Ermenistan için örgütlenmeye başlamışlardır Bu çalışmaların sonucunda bağımsızlık hareketi için girişilen hareketler Ermeni sorunun ortaya çıkmasının temel nedenlerinden. Böylece Ermeni sorunu veya Ermeni Milli Hareketi diye adlandırılan olayın temelini Fransız İhtilali ve bu ihtilalin sonucu olan Milliyetçilik akımı oluşturuyordu.

Avrupa'daki siyasal ve ekonomik dengelerin değişmesi, ülkelerin kendi toprakları dışında da iktidar ve sömürge mücadelesine girmesi, Ermeni sorunun ortaya çıkmasında ve daha çok gelişmesinde oldukça etkili olmuştur. Çünkü Ermenilerin yaşadığı ve Ermenistan diye tabir edilen bu bölge, bu dönemde Avrupa'da güç dengelerini ellerinde bulunduran İngiltere, Rusya ve Fransa'nın çıkarlarının çatıştığı bir bölge durumundaydı. Bu nedenle bu ülkeler bölgede kendi otoritelerini sağlamak ve bölgeyi denetim altında tutabilmek için Ermenilerle yakın ilişkilere girmişler ve Ermenileri Osmanlı idaresine karşı kışkırtmışlar ve Osmanlı Devleti karşısında Ermenilerin savunuculuğunu yapmışlardır. Bu çalışmaları onucunda yukarıda bahsettiğimiz Avrupa devletleri Ermeni Sorununu hazırlayan diğer bir faktör olmuşlardır.

Avrupa Devletlerinin çıkar çatışmaları doğrultusunda bölgeye gönderdiği misyonerler aracılığı ile yürüttüğü misyonerlik faaliyetleri de sorunun ortaya çıkması ve gelişme- sinde önemli rol oynamıştır. Misyonerlerin özellikle isyanların çıkmasında, isyanların desteklenmesi ve Ermenilerin haklılığı ile Avrupa'da yürüttükleri propaganda faaliyetleri Ermeni sorunun ortaya çıkmasını ve gelişmesini sağlayan diğer önemli bir faktör- dür.

Emeni sorunun ortaya çıkmasındaki en öneli faktörlerden biriside şüphesiz Osmanlı Devletinin durumudur. Osmanlı Devleti uluslararası arenadaki saygınlığını ve otoritesini büyük ölçüde kaybetmiş uzun süren ve mağlubiyetlere sonuçlanan savaşlar sonucunda dışarıda olduğu gibi içerdeki saygısını yitirmiştir. Fransız İhtilalinin ve milliyetçilik akımın da etkisi ile hareketlenen Osmanlı Devletinin bünyesindeki halklar devletin zafiyetinden de yararlanarak bağımsızlık hareketlerine başlamışlardır. Osmanlı Devletinin Balkanlar'da başlayan ve Yunanlıların , Bulgarların ve Sırpların bağımsızlıkları ile sonuçlanan ayaklanmaları önleyememesi bu konuda yetersiz kalması Ermenileri bu konuda cesaretlendirmiş ve benzer hareketlere girişmelerine neden olmuştur. Böylece Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu elverişsiz durumda Ermeni sorunun ortaya çıkmasını ve gelişmesini hızlandırmıştır. Ermeni sorununu araştıran ve doktorasını bu konuda hazırlayan Dr. Hamza Bektaş, Emeni sorununun ortaya çıkış sebeplerini 'a) Yabancı devletlerin teşvik, tahrik ve desteği b)Ermeni halkında gelişme- ye başlayan milliyetçilik ve bağımsızlık duyguları c) Osmanlı hükümetinin yönetim hataları ' olarak açıklamak- tadır.

I.4.Ermeni Sorunun Ortaya Çıkması ve Gelişmesi

Ermeni sorunun ortaya çıkması 19.y.y'ın ortalarına denk gelmekteyse bunun ilk zamanları daha ziyade Ermenilerin milli bilincini kazanması ve küçük çaptaki faaliyetleri ile geçmiştir. Ermeni sorunu Avrupa'ya taşıyan iki önemli siyasi olay Ayestefanos (Yeşilköy) Barış Antlaşması (3 Mart1878) ve Berlin Kongresi sonucu imzalanan Berlin Antlaşması (13 Temmuz 1878). Osmanlı-Rus Savaşı sonucu Ruslar İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir. Rusların Ayestefanos'a yaklaştıkları sırada İstanbul Ermeni Patriği Narses Varjbedyan ve diğer Ermeni liderleri kont İgnatiyef ile görüşerek Sivas, Van, Muş ve Erzurum illerine özerklik verilmesini istediler. İgnatiyef Ermeni sorunun Aystefanos Antlaşması içerisinde yer alacağına dair Ermenilere söz vermiştir. Onun çabaları ile Ermeni Sorunu anlaşma da yer almıştır . Aystefanos Antlaşmasının 16.maddesi Ermeni sorunu ile ilgilidir. Böylece Ermeni sorunu resmiyet kazanmış oluyordu. Berlin Antlaşması ile de Ermeni sorunu tam manası ile Avrupa'nın gündemine taşınmıştır. Bu antlaşmanın 61.maddesi ile de Avrupa Devletleri Ermenilerin koruyuculuğuna ve hamiliğine soyunmuşlardır. Böylece Emeni sorunu resmen Avrupa'nın gündemine taşınmış ve bu tarihten itibaren Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arsındaki ilişkilerde belirleyici rol oynamıştır. Gerek Avrupa Devletlerinin Osmanlı Devletlerinin içişlerine karışmasında gerekse bu konuda Osmanlı Devletine baskı uygulaması gibi konularda sürekli gündeme gelmiştir. Böylece Ermeni orunu Osmanlı Devletinin içişi olmaktan çıkmış uluslar arası bir boyut kazanmıştır.

Avrupa Devletlerinin de işin içine girmesi ile Ermeni olayı değişik bir boyut kazanmıştır. Bu tarihe kadar propaganda faaliyetleri ve küçük çaptaki olaylarla devam eden sorun bu tarihten itibaren kanlı bir görünüm kazanmıştır. Avrupa Devletlerinin de desteğini alan Ermeniler isyan hareketlerine ve Osmanlı Devletinin düşmanları ile açık iş birliğine başlamışlardır.

                    ERMENİ MESELESİNE KARŞI YAPILMASI GEREKENLER

  Türkiye'deki Ermenilerin 1923 Lozan Antlaşması'yla Türk vatandaşlarının sahip olduğu hak ve hürriyetleri eşit olarak kazanıp huzur ve refah içinde yaşıyor olmalarına rağmen yurtdışındaki Ermeni lobileri yıllardır milyonlarca dolar harcayarak sanat,edebiyat ve spor alanlarında Türkiye aleyhine kampanyalar düzenlemektedirler. İddialarını kanıtlayacak dayanaklardan yoksun olmalarına rağmen Ermeniler, Türkiye'den kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toprakları geri almak,yüklü bir tazminat ödenmesini sağlamak ve öne sürdükleri iddiaların Türkiye tarafından tanınması amacıyla güçlü bir propaganda hareketi yürütmekte ve bu sistemli çalışmalarının karşılığında da gerek büyük devletlerden gerek dünya kamuoyundan destek almayı başarmaktadırlar.
          En ciddi konuların bile sabun köpüğü gibi eritilebildiği ülkemiz gündeminde Ermeni meselesi de zaman zaman hararetle tartışılmakta; fakat kamuoyunun anlık tepkileri dışında kararlı ve sürekli bir tutum sergilenemediğinden tüm tartışmalar sonuçsuz kalmakta,tüm tepkiler Dünya'da aleyhimize gerçekleşen bir sonraki Ermeni hamlesine kadar geri çekilmektedir.
Tarih sahnesinde kaldığı süre boyunca camiyi,kiliseyi,havrayı yanyana inşa ettiren bir devlet olmuştur Osmanlı imparatorluğu. Müslümanlar dini bayramlarda komşularına şeker ikram etmiş; gayrimüslümler yortularda Müslümanlara renkli yumurtalar yollamışlardır. Toplumlar arasında hiçbir ayrıma yer vermeyen barış rüzgarları eserken bir bardak suda koparılan fırtınalar ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin akılcı ve sağduyulu yaklaşımıyla dindirilebilir.
         İddiaların asılsızlığı Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkili birimleri ve hatta bizzat Türkiye'de yaşayan Ermeniler tarafından dile getirilse bile aleyhinde propoganda yapan Ermeni ve Rum lobileri karşısında Türkiye'nin etkin bir propoganda yürütememesi , fikirlerini günümüzde bir devletin dış politikasını etkileyen sanat,edebiyat,spor gibi unsurlarla destekleyememesi iddialara verilen cevapları haklı oluşuna karşın sönük bırakmaktadır.
        Öncelikle, Osmanlı imparatorluğundan kalan arşiv belgeleri Türk ve tarafsız yabancı bilim adamlarının fikirleriyle desteklenerek yabancı dillere çevrilebilir,aynı şekilde yurtdışında bilim, edebiyat, sanat ve siyaset dünyasının önde gelen isimlerinin katıldığı konferanslar,sempozyumlar düzenlenip kitle iletişim araçlarının günümüzde gözardı edilemeyen etkisinden faydalanılabilir; Türkiye'de yaşayan Ermenilerin de yer aldığı filmler ve belgeseller çekilerek bu yapıtlar tüm dünyada gösterime sokulabilir.
      Soykırım iddialarının gerek siyasi arenada gerek dünya kamuoyunun gözünde çürütülememesi ülkemiz için maddi olarak ölçülebilecek bir kayıptan çok öte dünden bugüne taşınan ithamlar gibi yarınlarımıza da gölge düşürecek bir yük niteliğindedir. Yakın tarihte Ermenistan'da iktidara yakın isimler ''Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması ve birleşik Ermenistan'ın yeniden doğuşunun sağlanması için Türkiye'ye karşı yaptığımız mücadele ve baskı sürecek.'' şeklinde demeçler vermiş hatta Batı Ermenistan olarak nitelendirdikleri Doğu Anadolu'nun kurtarılmasının ülkenin geleceğinin garantisi olduğuna dair ifadeler kullanmışlardır.(106)
       Osmanlı imparatorluğunun kurduğu hoşgörü ve adalet çatısı altında çocuklarını kendi dillerinde söyledikleri ninnilerle büyütebilen; torunları için kendi dinlerinin gerektirdiği gibi dua edebilen Ermenilerin bugün teşekkür mahiyetinde sundukları zehirli elma yenilir yutulur cinsten değildir.
Ne öfke ne sessizlik ne de kör bir kayıtsızlık omuzlarımıza bindirilmek istenen bu yükün bertaraf edilmesi için yeterli tepkilerdir. Pusulamız akıl ve gerçek, referansımız Osmanlı imparatorluğunun örnek mazisi olduğu müddetçe atacağımız güçlü ve kararlı adımların Ermeni iddialarını tarihe gömmemesi mümkün değildir.

 

ERMENİ SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI

Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir. Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni Kiliseleri'nin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.

Türklerin iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği" iddiasını dile getirmeye başlamışlardır.

Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Rusya'dan "işgal ettiği Doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ilk kez ortaya çıkmaya ve uluslararası bir şekil almaya başlamıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması'nın Osmanlı Devleti'nce kabullenilmek zorunda kalınan 16. maddesi şöyledir:
"Ermenistan'dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti'ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder".

Anlaşmanın bu hükmü, esas itibariyle bağımsızlık kazanmak isteyen Ermenileri tam anlamıyla tatmin etmemiş olsa dahi "Ermeni Sorunu"nun tarihte ilk kez bir uluslararası belgeye yansıması ve "Ermenistan" diye bir bölgenin varlığından söz edilmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.

1878 yılında toplanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi de Ayastefanos Anlaşması'nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir:

"Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir".

Berlin Antlaşması'nın bu hükmü ile Türk-Ermeni ilişkilerine yabancı güçlerin müdahale edebilmesi hakkı tanınmış olmaktadır.

Böylece Ermeniler, Ruslar ve İngilizler tarafından kullanılmaya başlanmış ve İngiltere'nin elinde Rus yayılmacılığına karşı bir ileri karakol vazifesi görmüşlerdir. İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı Devleti'ni yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu politikanın propaganda ürünüdür

                       ERMENİ SORUNU VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Tarih boyunca fethettiği her ülkeye adalet,huzur ve saadet götürmüş olan Türk Milleti,hakim olduğu her millete,kendi idarecilerinden görmedikleri derecede insanî ve medenî bir surette muamele etmiştir.

    Ne acıdır ki,çeşitli ihmal ve ihanetler yüzünden zayıf düştüğü zaman ise emsalsiz bir cömertlikle muamele  ettiği milletlerden en büyük kötülüğü görmüş,nimetlerinden asırlarca istifade edenlerin akla hayale gelmeyen zulümlerine maruz kalmıştır.Bu kavimlerin başında hiç şüphesiz  Ermeniler  gelir.

    Peki nedir bu Ermeni sorunu.Nasıl ortaya çıkmıştır?Ermeniler,neden böyle bir teşebbüse girişiyorlar.Amaç ve hedefleri nelerdir?

     Şimdi bu sorulara yanıt arayalım.

     Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ermeniler,19.yüzyıl ortalarına kadar Osmanlılara bağlı kalmışlar ve bu nedenle de kendilerine millet-i sadıka  denilmiştir.Ermeniler,1877 yılına kadar,Osmanlı  Devleti’nin  kendilerine gösterdiği geniş hoşgörüden yararlandılar;bakanlık,elçilik gibi önemli

görevlere getirildiler.Özellikle büyük kentlerde yaşayan Ermeniler,ticaret ve sanayi ile uğraşıyorlardı.Başta Rusya ve İngiltere olmak üzere büyük devletler Ermenilerin sözde İnsan haklarından yararlandırılmasını  sağlamak;ama gerçekte ise bir Ermeni Devleti kurarak Osmanlıyı parçalamak amaç ve gayesiyle hareket etmekteydiler.Ancak ilmî araştırmaların da gösterdiği gibi Ermeniler,yoğun olarak oturdukları Erzurum,Bitlis,Harput,Diyarbakır,Erzincan  ve dolaylarında bile çoğunluğu oluşturmuyorlardı.Üstelik komşu İran ve Rusya topraklarında daha yoğun Ermeni toplulukları yaşamaktaydı.

   1.Dünya savaşı yıllarında Doğudan saldırıya geçen Ruslar,Ermeniler ile ittifak yaparak ortak çıkarları  için birlikte hareket edeceklerdi.Ruslar saldırıya geçince,Ermeniler bulunduğu yerlerde ayaklanacaklardı.Böylece cephe gerisinde Osmanlı Devleti’ni zor duruma düşüreceklerdi.Osmanlı orduları batıdan Ermenilerin,doğudan Rusların tehdidi altında kalacaktı.Rusya,1.dünya savaşı öncesinde bağımsızlık vaadiyle kandırdığı Ermenilere para ve silah yardımında  bulundu.Böylece gerek Osmanlı ülkesinde  ve gerekse dışarıda örgütlenen Ermeni komiteleri Osmanlının savaşa girmesiyle yer yer sistemli isyanlar başlattılar.Ermeniler diğer taraftan Rus saflarına  geçerek onlarla beraber saldırdılar.Türkler askere alındıklarından köyler savunmasızdı.Ermeni çeteler bundan yararlanarak köyleri bastılar,yol ve köprüleri  tahrip ettiler.Diğer taraftan Osmanlı Devleti,Çanakkale’de ölüm kalım savaşı verirken,Ermeniler doğu ve güney doğuda bir çok ayaklanma çıkardılar.Bunlardan en önemlileri Zeytun(1914),Bitlis(1915),ve Van(1915)isyanlarıdır. Osmanlı Devleti,bir taraftan İngiliz,Rus ve Fransızlarla mücadele ederken,içeride de Ermeni isyanıyla  uğraştı.Memleketin doğu ve güney doğusunda harekete geçen Ermeniler,yüz binlerce  masum insanı öldürdüler.Bir çok şehir,kasaba ve köy harabeye çevrildi.Yüz binlerce Türk,yurtlarını terk ederek daha batıya göç etmek zorunda  kaldı.

Erzurum,Kars,Van,Bitlis,Muş,Adıyaman,Sivas ve Kayseri’ye kadar uzanan bölgelerde Ermeniler tarafından  katledilmiş Türklere ait yüze yakın toplu mezar bulunması,işlenen cinayetlerin boyutunu gözler önüne sermektedir.Buna göre Ermeniler,yarım milyona yakın Türk katletmişti.Hatta Ermeniler,kendi önlerinde bir engel olarak gördükleri 2.Abdülhamid’e de suikast teşebbüsünde bulunmuşlardır.

    İşte, Ermenilerin davranışları,çıkardıkları isyanlar,Türk ve Müslüman ahaliyi öldürmeleri,düşmanla işbirliği  yapmaları ve Türk ordusunu arkadan vurmaları üzerine Türk hükümetini tedbir almaya,olaya karışanları bulundukları bölgelerden çıkararak başka bölgelere göçe zorlamaya mecbur etmiştir.

    27 Mayıs 1915’te içişleri bakanlığı,Tehcir adı verilen zorunlu göçü uyguladı.Göçe tabi halkın,nakledildikleri  yerlerin savaş alanından ve askerî açıdan önemli noktalardan uzak olmasına dikkatedildi.Savaş durumu nedeniyle başka bölgelere gönderilen Ermenilerin barınma,sağlık,beslenme,güvenlik ve seyahat gereksinimleri Osmanlı Devleti’nce sağlandı.Göç edenlerin yerleştikleri yerlerde geçimlerini sağlamak için gereken önlemler alınacak,verimsiz arazilere yerleştirilmeyeceklerdi.

     Bu  bilgilerden anlaşılacağı gibi,göç ettirme olayı Ermenileri yok etme amacına yönelik değildir.Amaç onların düşmanla işbirliği yapmalarını önlemek,ölüm kalım savaşı yapan ordunun gerisini güvenlik  altına almak,ülke içinde asayişi bozmalarını önlemektir.

     Ermenilerin yer değiştirme işlemi büyük bir disiplin içerinde yapıldı.Ağır savaş şartlarına  rağmen gösterilen  olağan üstü gayret dikkat çekiciydi.

Ermeni meselesi nasıl çözümlenir?

Önce, meseleyi doğru teşhis etmek gerekir. Bin yıldır bu coğrafyada Türklerle dostluk ve barış içinde yaşamış olan Ermeniler, Osmanlı Devleti'ni parçalamak için uğraşan Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve daha sonra Amerikalılar tarafından Türkiye aleyhine kışkırtılmışlardır.
19. yüzyılın sonundan itibaren, emperyalizmin himayesindeki Ermeni çeteleri, tedhiş hareketleriyle huzuru bozmuşlar; 1. Dünya Savaşı esnasında düşmanlarla işbirliği yaparak Türkiye'yi arkasından vurmuşlar ve Ermenistan toprakları içinde düşündükleri illerimizde, Türk ve Kürt Müslüman halk üzerinde korkunç bir 'etnik temizlik' hareketine girişmişlerdir.
Savaş sırasında Ermenilerin, Osmanlı Devleti aleyhinde cephe gerisindeki saldırıları had safhaya ulaşınca, 27 Mayıs 1915'te çıkarılan bir Kanun-u Muvakkat ile isyan eden Ermenilerin gene Osmanlı toprağı olan güneydeki mahallere gönderilmesi sağlanmıştır.
1970'li yıllardan itibaren, Ermenistan'ın da teşvikiyle, ABD'de ve Avrupa'daki Ermeni diyasporası, günden güne eriyen ve asimile olan varlıklarını devam ettirebilmek için, 'Türk ve Türkiye düşmanlığı'nı millî bir ideoloji olarak benimsemiştir.
Ancak, bu, basit bir siyasî tavır değildir. Ardındaki niyetleri iyi okuyabilmek lâzımdır. Ermeniler, evvelâ Türkiye'nin özür dilemesini sağlamak; sonra hayatlarını kaybedenler için tazminat almak; daha sonra şahıs emlâkinin miras yoluyla elde edilmesini temin etmek;
son olarak da Türkiye'den toprak talebinde bulunmak istemektedirler.
Batı'nın çirkin politikacısı da, küçük iç politika hesapları, Türkiye'yi kenara sıkıştırma arzuları ve hortlayan Haçlı zihniyetinin dürtüsüyle, bu müfterî (iftiracı) diyaspora ile işbirliği içindedir.
* * *
Ermeni sorununu, taviz vererek çözümlemek mümkün değildir. Verilecek herhangi bir taviz, telafisi mümkün olmayan neticelere yol açabilecektir.
Ermeni konusunda, artık büyük bir devlete yakışır ciddîyetle düşünmenin ve saldırılar karşısında köklü tedbirler almanın vakti gelmiş de geçmektedir.
Bu konuda Türkiye'nin karşısında, bugüne kadar milyarlarca dolar harcayan ve sistemli bir iftira kampanyasıyla dünya kamuoyunu aleyhimize çeviren çok iyi organize olmuş bir diyaspora teşkilâtı vardır. Buna mukabil, Türkiye'nin bu konudaki çalışmaları yetersizdir. Bu faaliyetler, artık meselenin ciddiyetini anlamaya başlayan birkaç politikacı, diplomat ve bilim adamının gayretleriyle sınırlıdır.
* * *
Bu konuda yapılması gerekenleri, şöyle sıralayabiliriz:
1. Ermeni Araştırma Merkezi Kurulması: Türk Tarih Kurumu bünyesindeki Ermeni Masası'nın, ayrı bir teşkilâtlanma yapısıyla Başbakanlığa veya MGK Genel Sekreterliği'ne bağlı hâle getirilmesi ya da TTK (Türk tarih kurumu) içinde ayrı bir birim hâlinde faaliyetlerinin genişletilmesi gerekir.
2. Lobicilik Faaliyetleri: Türkiye'nin, diyasporanın iftiralarına ve bu konuda Batı'nın tavrına karşı lobicilik faaliyetlerini örgütlemesi lâzımdır. Bunun için, önce gerekli miktardaki finansmanın, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı örtülü ödenekleri ile Tanıtma Fonu'ndan karşılanması sağlanmalıdır. Öncelikle Avrupa ve ABD'deki Türk diyasporasının, ayrıca kardeş Türk ve Müslüman ülkelerin Batı'daki diyasporalarının örgütlenmeleri gerçekleştirilmelidir. Bu arada, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, bulundukları ülkelerin vatandaşlıklarına geçmeleri teşvik edilmelidir.
3. Arşiv ve Yayın Faaliyetlerinin Hızlandırılması: Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin açılmasından sonra soykırım iftiralarına cevap verilebildiği gözönüne alınarak, arşivlerin tasnif çalışmaları hızlandırılmalı ve arşiv belgelerine dair yayınların yabancı dillere tercüme edilerek yaygınlaştırılması sağlanmalıdır. Bunun için ayrı bir tercüme birimi teşkil edilmelidir.
4. Türk Kültür Merkezlerinin Kurulması: Dünyanın önde gelen bütün ülkelerinde Türk Kültür Merkezleri kurularak Türkiye'nin kültürel tanıtımı sağlanmalıdır.
5. Elektronik Ortamın Kullanılması.
* * *
Eğer Ermeni sorununu ve Türkiye'ye yönelik tehditleri ciddiyetle ele almazsak hüsrana uğramamız kaçınılmazdır.

 

DOĞU ANADOLU ERMENİLERİN ANAYURDU MUDUR ?

Bu sorunun yanıtını Anadolu tarihinde aramak gerekir. Ermeni tarihçileri kendi aralarında bile Ermenilerin kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildirler. Bu da anayurdun neresi olduğunu tartışmalı kılmaktadır. Bu konuda Ermeni tarihçilerin çatışan ve çelişen görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

  1. Ermenileri Nuh Peygambere dayandıran görüş: Bu düşünceye göre Ermeniler Nuh'un torunu olan Hayk'tan gelmektedir. Nuh'un gemisi Ağrı Dağı'na oturduğundan Ermenilerin anayurdu Doğu Anadolu'dur. Üstelik Hayk 400 yıl yaşamış ve yurdunu Babil'e kadar genişletmiştir. Efsanelere dayanan ve bilimsellikle hiç bir ilgisi bulunmayan bu görüşün üzerinde durulamaz. Tarihçi Auguste de bu hususu vurgulamakta ve "eski Ermeni tarihçilerin verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını. çünkü verdikleri bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu" kaydetmektedir.
  2. Ermenileri Urartulara dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3 bin yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7 ve 6. yüzyıllarda önce İskitlerin, sonra Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin Lidyalılarla Medler arasında mücadeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin nüfuzuna girdiği bilinmektedir. Bu dönemlerde Anadolu'da Ermeni adına hiç bir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de birbirlerine benzememektedir. Urartu dili bir Asya dilidir, Ural-Altay dilleri ile benzerlik göstermektedir. Urartu kültürü ile Ural-Altay kültürü arasında da aynı benzerlik vardır. Erzurum yöresindeki son arkeolojik bulgular bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ermeni dilinin ise Hint-Avrupa dillerinin Satem grubuna girdiği kabul edilmektedir.
  3. Ermenileri Urartu bölgesini işgal eden bir Trak-Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni tarihçileri arasında en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak-Frig soyundandırlar. M.Ö. 6. yüzyılda Doğu Anadolu'ya göçederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk kez M.Ö. 521 yılında Med (Pers) İmparatoru Dara'nın (Darius) Behistun yazıtında rastlanılması ve Dara'nın "Ermenileri yendim" demesinin bunu doğruladığı ileri sürülmektedir. Bu görüş, Nuh ve Urartu teorilerini de kendiliğinden çökertmektedir.
  4. Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş: Buna göre, Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya'dır. Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Ermenilerden ilk kez söz eden Dara'nın "Ermenileri yendim" derken yer olarak Kafkasya'yı kast etmesidir. Ne var ki Ermenilerin diğer Kafkas ırkları ile ilgisi yoktur.
  5. Ermeniler bir Turan ırkı olarak kabul eden görüş: Bu teori ise Ermenilerin bazı Türk ve Azeri boylarıyla kültür ve gelenek akrabalığına ve dildeki benzerliklere dayandırılmaktadır.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin kökeni ve anayurdu kendi aralarında bile tartışmalıdır. Böylesine çelişik görüşler karşısında, Ermenilerin Doğu Anadolu da 3-4 bin yıldır mevcut oldukları herhalde söylenemeyecektir.

Ermeni çevrelerinin bu iddialarının altında Doğu Anadolu'daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere uzatmak, Doğu Anadolu'ya bir anayurt olarak sahip çıkabilmek ve üstelik bunu eski bir kültür varlığı olarak sunmak hevesi yatmaktadır. Böylece Türklerin Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri de ileri sürülmek istenmektedir.

Bu iddia gereksizdir. Tarih itibarıyla Ermenilerin Doğu Anadolu'nun otokton ahalisi olmayıp dışarıdan buralara yerleştikleri ve bu bölgedeki varlıklarının ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği anlaşılmaktadır. Halbuki Anadolu'nun en az 15 bin yıldır meskun olduğu bilinmektedir. 15 bin yıldır meskun olan Anadolu ise yerleşik ya da göçebe çok çeşitli kavimlere ve çok zengin uygarlıklara yurt olmuştur. Bölgeye başka yerlerden ve nispeten yeni gelmiş kavimlerden biri olan Ermenilerin Doğu Anadolu'ya tek başlarına ve yurt olarak sahip çıkmaları söz konusu olamaz.

 

‘DÖRT T’ PLANI NEDİR?

İşin ucunu insanların canına kastetmeye kadar götüren Ermeni terörünün amacı; sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır. Büyük Ermenistan'a giden yolda atılması gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve Türkiye'ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.

Bunun için uygulamaya konan ve "Dört T" şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört kavrama dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak... Buna göre, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiyece "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" alınacak ve "Büyük Ermenistan" sınırları içerisinde yer aldığı iddia edilen "toprak" parçası Türkiye'den koparılacaktır!...

"Dört T" planına dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise şunlardır:

  1. Türkler Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.
  2. Türkler 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
  3. Türkler 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
  4. Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1.5 milyondur.

Ermeni Sorunu Giriş


Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.
Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.
Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.
Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar başlamış, Doğu Anadolu’da başlatılan ve İstanbul’a kadar yayılan isyan hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık, Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.
Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.
Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.
Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.
Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştı.
Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir(1).
Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı devletini işgal eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir. Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.
Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış; Malta’daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti’ni sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu anlaşılmıştır(2).
Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.
Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar, elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.
Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır(3).
Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.
Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Çeşitli ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “tanımak” zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.

Osmanlı Dönemi

Modern anlamda dünyadaki ilk terör eylemlerden birinin de Osmanlı dönemindeki Ermeni saldırıları olduğu söylenebilir. Banka basmadan, bombalı suikasta kadar Ermeni teröristler modern terörün hemen tüm unsurlarını kullanmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu yıllarında başlayan Ermeni terörü modern anlamda terörün ilk örneklerinden birini oluşturur. Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan hayaliyle kendisini meşrulaştırmaya çalışan Ermeni terörü, ayaklanmaların başarısızlığa uğramasıyla birlikte kendisini “intikam ve adalet hareketi” olarak tanımlamaya başlamıştır. Bugüne kadar ki terör olayları incelendiğinde Ermeni terörünün ilk özelliğinin dış kaynaklı oluşu olduğu gözlenir. Nitekim gerek Taşnaklar, gerekse Hınçaklar hedeflerini Osmanlı toprakları üzerinde gerçekleştirmek istemelerine karşın biri Cenevre’de, diğeri ise Tiflis’te kurulmuştur. Diğer bir deyişle hareket içerisinde başı çeken Ermeniler Osmanlı vatandaşı olmadıkları gibi faaliyetlerine Osmanlı topraklarında başlamış da değildirler. Bu da Ermeni Osmanlı vatandaşlarının mevcut yönetime karşı bağımsızlık talep edecek bir noktaya gelmediklerini, hallerinden memnun olduklarını gösterir. Bu nedenledir ki ilk Ermeni terör örgütleri saldırı hedefi olarak Ermenileri seçmiştir ve çok sayıda Ermeni bu teröre kurban gitmiştir. Ne yazık ki bu öldürmelerin bir çoğu da Batı basınına “Türklerin Ermenilere zulmü” olarak yansıtılmıştır. Yaratılan terör ortamında etki sahasını genişleten Ermeni terör grupları daha sonra diğer etnik gruplara saldırarak etnik gerginliğine ve akabinde de Ermeni-Türk ya da Ermeni-diğer etnik gruplar çatışmalarına yol açmışlardır.

İlk dönem Ermeni terörü incelendiğinde en önemli özelliğin dışa bağımlılık olduğu söylenebilir. Mevcut güçleriyle hedeflerine ulaşamayacaklarını anlayan terör örgütleri büyük güçleri “oyun”a dahil edebilmek amacıyla büyük bir gayret sarf etmişler, bunda başarılı da olmuşlardır. Aslında bu ilişki iki yönlüdür: Batılı ülkelerin çıkarları ve Ermeni radikallerin hedefleri birbirinden ayrıdır, fakat hedefe ulaşabilmek için geçici de olsa bir ittifak gerekli görülmüştür.

1915 olaylarından sonra ise terör olaylarının görünümü oldukça değişmiştir. Artık Osmanlı topraklarında bağımsız bir Ermenistan olamayacağını anlayan terör örgütleri bu kez de “intikam” yeminleri etmeye başlamışlar, ayaklanmaları unutturarak Ermeni saldırganlığını Ermenilere yapılan bir zulüm olarak göstermeye başlamışlardır. NEMESİS olarak adlandırdıkları bu “intikam” harekatının sonunda çok sayıda eski Osmanlı yöneticisi hayatını kaybetmiştir. Bu saldırılar yeni cumhuriyete ve hatta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’e de yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır.

1960'lar

1960’lı yıllara “uyur” görünümde olsa da bu yılların Ermeni terörünü yeni bir şekil altında canlandırdığı, terör için gerekli ortamı hazırladığı söylenebilir. Bu dönemde özellikle Batılı ülkelere göç eden Ermeniler varlıklarını Türk düşmanlığına dayandırmışlardır. Diğer bir deyişle Ermeni olmanın ilk şartı olarak Türklere düşman olmayı görmüşlerdir. Bu anlayışa göre Türkler Ermenileri yok etmek istemektedirler. Bunun bir sonucu olarak ikinci ve üçüncü kuşaklar Türklere karşı büyük bir nefretle yetişmişlerdir. Bunun dışında Sovyet Ermenistan’ında Stalin ve sonrasında diğer Sovyet yöneticileri ne zaman Erivan ile bir problemleri olsa Ermenilere Türklere karşı olan düşmanlıklarını hatırlatmışlardır. Tüm bu gelişmeler 1970’lerde yeniden patlak verecek olan Ermeni terörü için uygun ortamı sağlamıştır.

1970'li Yıllar

1970’li yıllarda Ermeni terörü incelendiğinde de ilk özelliğinin dışa bağımlılık olduğu rahatça görülebilir. Bunun ilk nedeni zayıflık ve diğer ülkelerin desteğine muhtaç durumda olmaksa ikinci en önemli nedeni de uluslar arası alanda cereyan eden güç politikaları ve rekabettir. Türk diplomatlarına dönük Ermeni terörünün Türk - Yunan ve Türkiye - Suriye ilişkilerindeki krizlere paralel olarak hız kazanması bu savın kanıtlarındandır. Yine Soğuk Savaş ortamının bir sonucu olarak SSCB’nin sol Ermeni fraksiyonlarına verdiği destek de bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak Ermeni kilisesi, radikal gruplar ve örgütler eliyle kimliklerini Türk karşıtlığı üzerinde şekillendiren Ermeni gençleri belki de hiç görmedikleri bir ülkeye ve insanlarına karşı nefretle doldular ve uluslararası ortamdaki yönlendirmelerin de etkisiyle teröre yöneldiler.

Çok sayıda Türk diplomatı ve yabancı uyruklu kişinin ölümüyle sonuçlanan terör olaylarında dış bağlantıyı doğrulayan bir diğer kanıt da özellikle ASALA’nın hemen hemen her kıtada eylem yapabilme gücüne ulaşabilmesi ve bu eylemlerinde neredeyse hiçbir iz bırakmadan kaçabilmesidir. Böylesine bir yeteneğe ulusal istihbarat örgütlerinin desteği olmaksızın ulaşılamayacağı aşikardır. Diğer taraftan ASALA ile başlayan terör olayları rakip Ermeni gruplarını da cesaretlendirmiş ve bu örgütler arasındaki rekabet sonucunda saldırıların sayısı artmıştır. Saldırılar ne yazık ki Batılı ülkelerce yeterince “ciddiye” alınmamıştır. Bu durum saldırıların Batılı hedeflere yönelmesine kadar devam etmiştir. Saldırılar Batı Avrupa ülkelerini de vurmaya başlayınca ASALA terörüne karşı önlemlerde ciddi bir artış gözlenmiş ve Ermeni teröründeki düşüş de bu döneme rastlamıştır. Terörün önlenmesinde 1980li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurumlarının büyük bir uyum içinde göstermiş olduğu gayretlerin asıl etken olduğu da belirtilmelidir.

Türkiye terörle mücadelede aktif bir çaba göstermiş olmasına karşın Ermeni terörünün kökleri olarak belirttiğimiz alanlarda arzulanan noktaya gelememiştir. Özellikle bilimsel çalışmalar ve çalışmaların diğer ülkelerde imaj yapımında değerlendirilmesindeki sıkıntılar nedeniyle Türkiye Ermenilerce suçlanmaya devam etmiş, yeni nesiller Türk düşmanlığı ile beslenmeye devam etmiş, buna karşın Batılı ülkelerden istenen destek sağlanamamıştır. Türkiye’nin haklı olduğu bir konuda içine düştüğü bu durum soğuk kanlılıkla değerlendirilmeli ve tutarlı politikalar belirlenerek ısrarla uygulama konulmalıdır.

Günümüzdeki Durum

Denebilir ki günümüzde Ermeni terörünün sona erdiği hissi uyanmıştır. Oysa ki 1990’ların başında dahi Ermeni militanlar Türk diplomatlarına saldırmışlardır. Ayrıca 1980’lerin aktif örgütlerinde rol alan militanlar halen hayattadır ve her an saldırıları canlandırabilecek durumdadırlar. 11 Eylül olayları yeniden canlanabilecek bir Ermeni terörünün ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermiştir. Buna karşın 11 Eylül, terörle tek başına bir ülkenin mücadele edebilmesinin güçlüğünü de ortaya koymuştur. Bu ortamda Türkiye’nin Ermeni terörü de dahil olmak üzere genel olarak teröre karşı diğer ülkelerin işbirliğini aramasında büyük yararlar vardır.

Sonuç olarak Ermeni terörü incelendiğinde özellikleri itibariyle ciddi bir süreklilik gösterdiği söylenebilir. 100 yılı aşan bu süreklilik gelecek için iyimser olmamızı engelliyorsa da dünyanın terör konusunda ulaşmış olduğu yeni bilinç seviyesi ümitleri korumamızı da sağlıyor.

 

TEHCİR NEDİR? SOYKIRIM ANLAMI TAŞIR MI?

Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, “bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek manasını taşır; bir “sürgün”, bir “deportation” manası yoktur. Bununla birlikte; “Tehcir Kanunu” diye adlandırılan kanunun adı da aslında “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun”dur.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa'nın başlattığı, Hükümet ve Meclis’in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir.

Gerçekleştirildiği 1915’ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul'un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı imâ edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır.

Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmemeye ne gerek vardı?

Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti'nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı devletinin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir.

Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, dünyanın en başarılı sevk ve iskan hareketidir ve hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini gütmemiştir.